24 Aralık 2012 Pazartesi

GÖZÜMÜ CUZCO'DA AÇTIM


Uyu uyu yol bitmiyor,saat 11:30 da Cuzco’ya vardık.Dile kolay nerdeyse 24 saat oturdum, hiç kalkmadan, mola filan yok.Bir yerlerim nasır tuttu.Hemen bir taksiye atladım ve Lima’da ki hostelin şubesi olan Cuzco Flying dogs’a yerleştim.Buraya gelmemin nedeni 24’ün de 4 gece 5 gün süren ve macha-pichu’yu da kapsayan Salkantay diye bir turu almaktı.Bilmem neden içimden bu 24’ü yılbaşında dağlarda olmak geldi.Herhalde o şamata ve kargaşayı canım çekmediği için.Onun için hemen sokaklara çıkıp bir tur acentesi bulmam gerekiyordu,zira çok az vakit vardı.Biraz sorup arştırdıktan sonra bir tanesinde karar kıldım.Yaarın sabah gelip beni hostelden4:30 da alacaklar.İşallah kandırılmamışımdır.Daha sonra Cuzco’yu gezdim.Yine malum plazalar ve kiliseler.Ama güzel bir şehir, ilk intibam güzel oldu.Fakat yarın uzun bir yürüyüşe katılacağımdan biraz hafiften aldım.Bu turda ihtiyacım olan su arıtma tabletleri,bir matara ve güneş kremini almaya öncelik verdim.3 gece kamp kuracağız ama galiba sıcaklık -2 derecelerde oluyormuş.Gündüzleri de devamlı yürüyüş var.Ama tura her şey dahil.Sabah kahvaltısı,öğle ve akşam yemekleri,tren biletleri, çadır filan hep tura dahil.Ben sadece uyku tulumumu ve giyeceklerimi alıyorum.Hadi hayırlısı.Hostele de bir kızla konuştum:soğuktu ve 2 gün yağmurluydu ama güzeldi dedi.Bakalım Rain Man ne  diyecek döndüğünde.Birşeyler yedim ve hemen otele döndüm.Zira o küçücük sırt çantama termal giysilerimi,yağmurluğumu,polarımı filan sığdırmam gerek.Yoksa öbür çantamı götürmem imkansız ve de gereksiz yük.Onu hostel de bir odaya günlüğü 1 dolara bırakıyorum.Dönünce işallah hem o hem de ben sağsalim birbirimize kavuşuruz.Bu nedenle bir müddet sizlere yazamayacağım,benden bıkanlar bu habere bayağı üzülmüşlerdir herhalde!!!!Dönünce acısını çıkarırım artık.Feliz Navidad (İspanyolca iyi seneler).Gerçi bizim yılbaşına daha var ama………

                                                         23/12/2012 Pazar

 

LİMA'YA ANİDEN VEDA


Sabahın köründe  bir matkap sesiyle uyandım,meğer aşağıdaki dükkanda tamirat varmış.Her işte bir hayır vardır dedim, zaten dün gece yattığım yerde acaba öğlen otobüsü ile Cuzco’ya mı gitsem diye aklımdan geçirmiştim.Bu matkap olayı tetikledi ve kahvaltımı yaparken gitmeye karar verdim.Saat daha erkendi ve görmek istediğim sahili görme şansım vardı.Ancak  acaba yılbaşı arifesi otobüs bulabilir miyim diye biraz düşündüm ve şansımı denemeye karar verdim.Zira yılbaşı akşamı, yani 24’ünde dağlarda olmayı daha çok canım çekti.Hemen yola koyuldum ve yakın olan sahile indim.Aynı bizim Antalya gibi falezlerin üstünde boylu boyunca yürüyüş yolları ve parklar,aşağıda ise uzun bir plaj.Tabii herkes sabahın bu saatinde bile surf yapıyor.Kimiside cumartesi olduğu için giymiş spor kıyafetlerini koşuyor,spor yapıyor.Ben de fotoğraflarımı çektikten sonra biraz şehir içine girdim ve 5 blok yukarda ki Huaca Pucllana denen bir kum tepesini görmeye gittim.Yine çamur tuğlalarıyla bir pramit yapmışlar(m.s 400),onunda büyük kısmı erimiş.Ufak bir müzesi ve biraz da Lima görüntüsü.Saat 11:00 gibi hostele döndüm ve çıkış yaptım.Bir taksiye atlıyarak Cruz Del Sur denen otobüs firmasına gittim.Ama tabii ana-baba günü gibi kalabalık.Galiba plan değişikliği yapmam gerekecek derken birine yakınlarda başka bir otobüs firması varmı Cusco ya giden diye sordum.Meğer 500m. İlerde bir tane daha varmış,adını hiç duymadım ama şansımı zorlamaya kararlıydım.Oraya kadar yürüdüm ve saat 13:00 otobüsüne bir kişilik yerleri olduğunu duyunca hemen biletimi aldım.Yarım saat sonra da 22 saatlik otobüs yolculuğum başlamıştı bile.Seyyahların ne yapacağı belli olmazmış.Biraz okudum biraz uyudum,öğlen ve akşam yemeklerimi de otobüste ikram ettiler.Tabii birde kıt İspanyolcamla iki de film seyrettim.Bana zorla İspanyolcayı öğretecek bunlar.Herhalde otobüste 3 günlük uykumun hepsini uyurum artık.

                                                        22/12/2012 Cumartesi

 

22 Aralık 2012 Cumartesi

BAŞKENT LİMA AMA GÜZEL


Otobüste deliksiz uyumuşum.Tahmin ettiğim gibi saat sabah 5 te otogardaydık.Tabii uykuma otogarda ki koltuklarda devam ettim ve 7:00  gibi yola çıktım.Otogarın hemen yanında kocaman stadyumu görünce oryantasyonumu sağlamak kolay oldu ve daha çok erken olduğu için hostele yürüyerek gitmeye karar verdim.Ancak git git yol bitmedi,sırtımda ki çanta gittikçe ağırlaştı.Meğer yönümü doğru tahmin etmişim ama mesafeyi o kadar iyi tutturamamışım.Meğer 7.5 km. miş.Neyse gördüğüm her parkta dinlene dinlene saat 9:00 gibi hostele geldim ve 6 yataklı bir odaya yerleştim.Kahvaltı dahil olduğu için hemen bir kahvaltı yapıp biraz dinlendim.Daha sonra metronun yöntemini öğrenip bir kart aldım ve eski şehri görmeye gittim.Ben Miraflores denen bir bölgede, denize daha yakın ama old town’a biraz uzak bir yerde kalıyorum.Ama hostel Kenndy parkı diye bir yere bakıyor ve oldukça güzel.Metro ile 11 durak sonra indim ve kısa bir yürüyüşle asıl plaza olan Plaza Armas’a geldim.Saat tam 12 de hükümet konağının önünde nöbetçi değşimi vardı ve tam 12 de ben şansıma ordaydım.Hoş bir ritüeldi ve bir yarım saat sürdü.Sonra diğer plaza, park ve kiliseleri gezmeye başladım.Eski şehir çok düzgün ve güzel binalara sahip,zaten şehirde oldukça düz.Bir de gurme Müzesi gezdim.Peru da ki yetişen sebze, meyve ve önemli bölgelerin yemeklerinin, tatlılarının tanıtıldığı bir müze.Tabii o müzeyi gezdikten sonra karnım acıktı ve öğlen yemeğimi yedim.Lokantanın yakınlarında çin mahallesi olduğunu duyunca bir gidip göreyim dedim.Zaten oraya yakın bir müzeyi de görmek için seçmiştim.Aman tanrım, bizim Mahmut Paşa halt etmiş,nasıl kalabalık bir yer anlatamam.Yürümek imkansız, her halde aklınıza ne gelirse burada bulabilirsiniz.Neyse oradan zor çıkabildim, ama benim görmek istediğim müzede ilaçlama varmış o yüzden kapalıydı.Daha sonra en meşhur ikinci meydanı olan Plaza San Martin’ e gittim.Gerçekten çok etkileyici, büyük ve güzel. Yazılana göre orada bulunan çok eski bir otel olan Grand Hotel Bolivar buranın en meşhur içkisi olan Pisco Sour’un en iyi yapıldığı yermiş.Tabii kaçırır mıyım, hemen otelin altında ki bara girdim ve kendime bir Pisco Sour ısmarladım.Bizim limonlu tonik gibi bir içki,ama güzeldi.İçkiyi içtikten sonra mesai bitimine kalmadan dönmek için metronun yolunu tuttum.Zira o saatlerde çok kalabalık oluyor ve binmek zorlaşıyormuş.Saat 17:00 gibi hostelin oraya geri döndüm.Tabii Starbucks’tan bir kahve alarak karşıda bulunan Kennedy parkta huzuru buldum.Biraz da hostelin çevresinde gezindim, çok hareketli bir yer ve gençliğin buluşma yeri gibi.Barlar ve cafelerle dolu bir yer.Herkes yılbaşı çok yaklaştığı için kendini alışverişe vermiş durumda.Öğlen iyi doyduğum için, sadece bir yerde meyve salatası yiyerek, artık ayaklarım beni taşımakta zorluk çektiği için hostelime döndüm.Yarın da başkentteyim ve deniz kıyısını, plajları  ve kalan birkaç yeri gördükten sonra Lima’yla işim biter.

                                                      21/12/2012 Cuma

 

21 Aralık 2012 Cuma

HUARAZ VE WARİ UYGARLIĞI


Sabah acelem olmadığı için keyifli kalktım ve dün gezerken gördüğüm, meydana bakan bir cafe de kahvaltı yapmaya gittim.Yağmur hala yağıyordu ve havanın pek açacağı da yoktu, bu nedenle buralarda kalmamın bir anlamı yok diyerek kahvaltıya giderken akşam 10:30 ‘a Lima için biletimi de aldım.Meydana bakan küçük bir cafede american kahvaltımı yaptım ve çantamı toplamak için hostele döndüm.Çantamı toplayıp, hostelde bir yere akşam almak üzere bıraktım.Daha sonra yağmur hafif durur gibi oldu.Bende akşama kadar vakit geçmez diyerek, Lonely Planet’te okuduğum Wilcahuain anıtlarına gitmeye karar verdim.Huaraz’a 1 saat mesafede olduğunu ve üstü kapalı gezme yerleri olduğunu öğrenince hemen yola koyuldum.Oradan geçen minibüslerin kalktığı yere kadar yürüdüm ve aynı bizde olduğu gibi kasabadan köylerine dönen köylülerle birlikte bir minibüse  bindim.Saat 12:30 gibi birkaç köyden geçerek ören yerine vardık.Benden başka buranın meraklısı yokmuş herhalde,kapıda ki memur bile yoktu.Burası da Wari uygarlığına ait(ms.600-1000) bir arkeoloji alanı ve burada önemli kişileri gömdükleri mezar anıtları var.Bu anıtlar 2 veya 3 katlı ve taş yapılar,içlerinde birbirinden bağımsız bir sürü oda var.Ben gezerken hava da açtı ve güneş yüzünü gösterdi.İki alan var, ikisini de gezdim ve saat 14:00 gibi geçen bir minibüse atlayarak Huaraz’a döndüm.Karnım acıktığı için bir şeyler yedim ve büyük meydan da güneşin keyfini çıkardım.Öğleden sonra hostele dönerek hem biraz Lima için çalıştım hem de maillerime bakıp, bu yazıyı biraz erkende olsa yazdım.Zira akşam vaktim olmayacak, malum yolculuk var.Ama zaten otobüs saatine kadar vakit geçirmeye çalışacağım, pek fazla yapılacak bir şey yok.Sadece yola çıkmadan önce bir akşam yemeği ile karnımı doyururum o kadar.Akşam 22:30 da başkent Lima'ya gidiyorum,yolculuk yaklaşık 8 saat sürüyormuş.Korkarım otobüs terminalinde biraz vakit geçirmem gerekecek, çünkü sabahın yine erken saatlerinde oraya varacağım.

                                                                            20/12/2012 Perşembe

20 Aralık 2012 Perşembe

HUAREZ'İ GÖRMEDEN VİLCACOCHA GÖLÜNÜ GÖRDÜM


 
8-9 saat beklediğim yolculuk 7 saat sürünce, sabahın köründe saat 5 de Huarez’e vardım.Üstelik te bayağı soğuk, zira yine deniz seviyesinden 4000 metrelere çıktım.O saate hiçbir hostel beni kabul etmeyeceği için saat 7:30 a kadar terminalde bekledim.Sonra sırt çantamı yüklendim ve zaten ufak olan bu kasabada ki hostelim Akilpa’ya gittim.Çok tatlı 2 çocuk beni karşıladı, zayıf İngilizceleri ile bana odamı gösterdiler ve yapabileceğim yürüyüşleri harita üzerinde anlattılar.Hemen bugün için bir tane 3-4 saatlik bir göl yürüyüşü buldum bile.And Dağları aslında Peru’nunt bu bölgesinde çok yükseklik kazanıyor.En meşhurları Huascaran(6768m) ve Paramount Picture’ın logosunda olan Artesonraju(5999m.).Burası aslında bu dağlara çıkış için kullanılıyor.Tabii bunun yanı sıra bir sürü yürüyüş rotaları var.Havanın güzel olduğu günler her ikiside buradan görülebiliyormuş.Bu kadar bilgi yeter.Çantamı odama bıraktım ve yakın bir yerde kahvaltımı yaptıktan sonra yollara düştüm.Zira hava güneşliydi ve bu havayı bir daha bulamayabilirdim.Bir collectivo yani minibüse binerek yarım saat mesafede ki Chiwipampa köyünde indim.Saat tam 10:30 da yürüyüşe bir köprüyü geçerek başladım.Çok dik bir çıkış beni bekliyordu, çok kısa mesafede 1000m yükseldim.Yolda biraz köylü köpekler ile uğraştım ama kazasız belasız atlattım.Santa Cruz denen bir köyde Willcacocha gölünü köylülere sordum ve onların tarifi ile 2saate göle ulaştım.Gerçekten burada ki bu göller beni çok etkiliyor.Ortasında sazlık olan, zümrüt yeşili bir göl ,içinde ördekler yüzüyor ve etrafı yemyeşil çimenlik.Karşıda ise demin saydığım dağ silsilesi manzara olarak duruyor.Daha ne olsun, büyülenmiş gibi bir saat kadar öylece çimenlere uzanıp görüntünün keyfini çıkardım.Tam manzara resmi yap deseler bunu çizerdim.Sonra aynı yoldan tabii daha kısa zamanda döndüm ve bir vasıtaya atlayarak hostele döndüğümde saat tam2:30 du.Hostelin terasında dağ manzarasına karşı çok kirlenmiş olan pantolonumu ve tişörtümü yıkadım.Tam ben bir yürüyüş yaptım ama yağmur yağmadı derken, kara bulutlar bastırdı ve akşama kadar yağmur yağdı.Çamaşır sonrası çocukların tavsiye ettiği bir vejetaryen restoranda öğlen yemeği yedim ve yağmur yağdığı için gelip hostelde bir sıcak banyo yaptım.Daha sonra maillerime baktım ve yazamadığım yazılarımı yazdım.Akşam 8 gibi bir de akşam yemeği yedim ve yorgunluk çöktü.Ama yarın akşam otobüsü ile başkent Lima’ya gideceğim için biraz derste çalışmam lazım.Bakalım uyku bastırmazsa çalışırım.Yarın akşama kadar buralarda dolanacağım.

                                                             19/12/2012 Çarşamba


 

KÜÇÜKLÜĞÜMDE BEN DE KUMDAN KALELER YAPARDIM


Bugün Trujillo’da görmek istediğim 2 yer var:birincisi Chan-chan, ikincisi ise Huaca del Sol ve Huaca del Luna.İkiside arkeolojik yerler ve ikisi de Trujillo’ya 10 km. mesafede.Ben şehrin öbür tarafında yer alan, daha yeni olan Muche uygarlığına, yani del Sol ve del Luna’ya önce gitmeye karar verdim, zira chan-chan daha yakın.İki otobüs değiştirerek Huaca del Sol açık hava müzesine geldim.Burayı rehbersiz gezdirmiyorlar ama rehberler İngilizce bilmiyor.Neyse takıldık bir Peru’lu rehberin peşine,10 kişilik karışık milletler topluluğu grubu olarak, kadının her dediğine evet diyoruz.Şaka bir yana kadın anlamamız için yavaş ve düzgün konuştuğu için söylediklerinin çoğunu anladım.Moche uygarlığı mö.800 yıllarında hüküm sürmüş,yani Chan-Chan’dan(mö:1300) 700 yıl sonra.Ortada şehir, iki yanda ise 2 büyük piramit şeklinde mabet var.Biri del Sol diğeri de de la Luna.Tamamen çamur tuğlalarla yapılmış.Açık hava müzesi gezisi yaklaşık 1.5 saat sürdü, çıkışta bir de kapalı müze vardı, onu da gezdim.Orayı da bitirince tekrar aynı minibüslerle tam öğlen sıcağında Chan-Chan’a ulaştım.Burası da Chimu uygarlığına ait, büyük bir çamurdan kale görünümünde ve denize çok yakın.Bu kadar sene nasıl bu kadar sağlam kalmışlar hayret.Burası da açık hava müzesi şeklinde.İstersen rehber alabiliyorsun ama İspanyolca.Saat 15:30 gibi kültür faaliyetlerimi bitirdim ve biraz da Trujillo’yu görmek istedim.Ayrıca akşam için bilet almam gerekiyordu.Şehrin meydanlarını ve kiliselerini gezdim, sabit pazarında da bir sandviç ile meyve suyu içtim.Huarez’e gidecek olan Movil Tur otobüslerinin yerini öğrendim ve akşam saat 22:20 ye biletimi aldım.Bilet almak için şehri bir baştan bir başa yürümek zorunda kaldım.İyi ki de kalmışım çünkü yerel halkı bizim Mahmut paşa gibi bir yerden yılbaşı alışverişi yaparken yakaladım.Daha sonra gün batımını kaçırmamak için hemen otobüsle Huanchaco’ya döndüm.Bu sefer güneş daha değişik renk armonisi sergileyerek battı.Denize doğru uzun bir iskelesi var ,insanlar balık tutuyorlar.Biraz balık tutanları seyrettim, biraz da surf yapanları.Kendime buzlu bir de içecek ısmarladım ama ismini bilmiyorum.Karsambaç gibi bir şey ama üstüne çeşitli meyve şerbetleri koyuyorlar.19:00 gibi hostele gidip büyük sırt çantamı aldım ve orda bir de yola çıkmadan önce akşam yemeğimi yedim.Daha sonra halk otobüsü ile Movil Turun otogarına gittim ve yaklaşık 2 saat orada bekledim.Herkes telaş içinde yılbaşı için bir yerlere gidiyordu. Yine çift katlı ve lüks bir otobüsle Huaraz’a doğru 8 saatlik bir yolculuğa çıktım.



                                                              18/12/2012  Salı

18 Aralık 2012 Salı

HUANCHACO İLE MERHABA PERU


Akşam 7 gibi Vilcabamba’dan ayrıldım.Ancak otobüs terminaline giderken yolda  küçüklüğümden  beri görmeye hasret kaldığım ateş böceklerini görmek beni çok heyecanlandırdı.Işıl ışıl ağaçların arasında dolaşıyorlardı.Otobüs ile 21:00 gibi Loja’ya geldim, tabii 23:00 te ki otobüs için saat biraz erkendi.Otogarda bir kahve içip Lonely Planet’ten Peru’yu çalışmak için vaktim oldu.Bu arada hostelden ayrılmadan önce sağolsun Martin bana biraz sınır geçişi ile bilgiler verdi ve Trujillo da değil 12km. yakınında ki sahil kasabası Huanchaco’da kalmamı önerdi.Otobüs tam zamanında kalktı, otobüste yabancı olarak bir tek ben, bir de yan koltukta turist olduğu belli olan bir başka kız vardı.Gece saat 4:00 gibi sınıra geldik ve önce Ekvator çıkış damgası vuruldu, yürüyerek bir köprü geçtik ve sonra da Peru giriş damgası vurdurduk.Topu topu hepsi yarım saat içinde bitti.Yarı uyur yarı uyanık yolculuk devam ederken saat 5 civarı otobüsün lastiği patladı ve 1 saat rötar yapmak zorunda kaldık.Ama benim hiç kullanmadığım kafa feneri lastik değiştirirken çok işe yaradı.Sabah 8 civarında Piura’ da otobüsten indik.Peru’da her otobüs firmasını ayrı kalkış noktası olduğunu Martin’den öğrenmiştim.Diğer turist kız şaşkın şaşkın bakınırken ona Trujillo’ya gidiyorsa bana takılmasını söyledim.Meğer oda  ekvator’da stajını tamamlamış ve tatile çıkan Kanada’lı biri çıktı.Kız Çevre Mühendisliği bitirmiş ve ekvator’a staja gelmiş.Neyse önce bir bankamatik bulup, biraz Peru parası yani Sol çektik(1 dolar=2.6 sol).Daha sonra Trujillo otobüsüne saat 9 için bilet aldık.Karnımız aç olduğu için bardak portakal suyu ile peynirli bir sandviç yedik ve 9:00 da tekrar bu sefer 6 saatlik Trujillo yolculuğu başladı.Fakat Peru’da otobüsler çok konforlu,çift katlı ve koltuklar nerdeyse yatak oluyor.Binerken parmak izimizi bile aldılar.Yolda kahvaltı ve yemek servisi bile vardı.Diğer kız da ben de pek alışık olmadığımız için bayağı eğlendik bu durum karşısında.İlk Peru görüntüleri doğrusu beni şok etti, zira uzun bir süre çöl gibi bir arazide yolculuk yaptık.Sonra ben biraz uyumuşum.Öğlen yemek servisinde gözlerimi açtığımda, bu sefer de kerpiçten evlerin olduğu bir yerden geçiyorduk.Sanki bizim Anadolu da yolculuk yapıyormuşum gibi geldi.Saat 15:30 gibi Trujillo da indik ve diğer kızla vedalaştık, o Lima’ya devam etti, ben ise yakın bir yerden geçen Huanchaco otobüslerine bindim.Bu küçük sahil kasabasında My Friend adında ki hostelde bir yer buldum ve yerleştim.Çantamı bıraktım ve doğru deniz kenarına koştum.Çok geniş ve uzun bir kumsala sahip, kocaman dalgalar sahile vuruyordu.Saat 17:00 de herkes hala denize giriyor ve surf yapıyordu.Sahilde bir sürü pelikan insanların yediklerine saldırıyordu.Bir de herkesin sokaklarda yalınayak yürümesi beni biraz şaşırttı, ama burası bir sahil kasbası sonucunda.Bir düşündüm de aslında bu benim ilk defa Pasifik Okyanusunu görüşümdü, biraz heyecanlandım tabii.Huanchaco  aslında hem surf yapanların hem de surf öğrenmek isteyenlerin çok tercih ettiği bir yermiş.Benim bu saatten sonra surfle işim olmaz.Ama akşam üstü müthiş bir gün batımını yakalayınca, iyi ki burada kalmışım dedim ve hemen kendime bir bira ısmarladım.Tabii yine sayısız gün batımı fotoğrafım oldu.Hemen bulduğum bir lokanta da vegetaryan bir yemek yedim ve biraz kordon boyunda yürüyüş yaptım.Hava karamaya başladığı için Hostelime dönüşe geçtim.Yarın buraların civarında gitmek istediğim iki yer var, oraları göreceğim,hem de biraz dinlenirim.Belli mi olur belki surf dersi bilem alırım.

                                                                 17/12/2012 Pazartesi


 

17 Aralık 2012 Pazartesi

ELVADA EKVADOR- ELDE VAR İKİ


Bu gün Ekvator’a veda ediyorum.Ne yapalım her güzelliğin bir sonu var.Saat gece23:00 te Loja’dan 8 saatlik bir yolculukla sınırı geçip, Puira’ya,oradan da 6 saatlik yolculukla, yani 15 saat sonra Peru’da ki ilk yerim Trujillo’ya varmış olmayı ümit ediyorum.Sabah kahvaltımı yaptım ve hostel hesabımı ödedikten sonra terasta kahvemi yudumlarken biraz Peru ile ilgili ders çalıştım.Öğlen 13:00 gibi küçük sırt çantamı aldım ve kasabaya yürüdüm.Orada bulunan Meyve Suyu Fabrikası(Juice factory) denen yeri merak ediyordum,bir türlü kısmet olmamıştı.Neyse bu sefer açık buldum ve karışık bir taze meyve suyu, yanında da Samosas denen bir şey yedim.Bu Samosas yulaftan yapılmış krep gibi bir şeyin içine doldurulmuş sebzelerden oluşuyor.Ama lezzetliydi.Daha sonra biraz merkez parkta oturdum.Etraf Amerikalı kaynıyordu.Hepsi buraya yerleşmiş ve hiçbir iş yapmadan avarelik yapıyorlar,ben pek anlam veremedim.Bu gün Pazar olduğu için biraz hareketliydi.Herkes bir şeyler satıyordu.Ama en ilginci bir kenarda adamın biri bir masaj yatağında gelenlere masaj yapıyordu.Epeyce adamı seyrettim, her yatanın orasını burasını kütürdetmekle meşguldü.Artık gelince bende öğrendiğim hareketleri uygulayacak birilerini bulurum herhalde.Saat 16:00 gibi tekrar yürüyerek hostele döndüm.Akşam 15 saatlik uzun bir yolculuk yapacağım için bir hamak buldum ve tembellik yaptım.Akşam 19:00 gibi buradan bir otobüsle 1 saat mesafede ki Loja’ya gideceğim.Zira otobüs oradan kalkıyor.Orada otogarda biraz fazla bekleyeceğim ama başka yolu yok.Bu nedenle yazımı bugün biraz erken yazdım.Böylece ikinci ülkemi de burada bitiriyorum, geleli 1 ay oldu.Zaman ne çabuk geçiyor.Ama burada bir slogan buldum kendime: RELAX,ENJOY,FORGET TİME.Yani gevşe,tadını çıkar ve zamanı unut.Nasıl ama!!!!!!!.Artık Peru’dan yazılara devam ederim, kısmetse……..
Ekvator’la ilgili izlenimlerime gelince:burası turizme daha alışkın, dolayısı ile daha zengin bir ülke.Gerçi burada da sadece orta bölgesini görebildim ama burada da tabiat ve doğa çok güzel.Ama Kolombiya’ya göre daha organize, yani biraz daha turistik.Okyanus kıyılarında daha turistik tatil yörelerinin olduğunu bir de tabii benim tercih etmediğim Galapagos adalarının olduğunu unutmamak lazım.Ben tercihlerimden memnunum, gerisi hikaye.İnsanlarına gelince, daha kısa bir ırk oldukları kesin.Genellikle mutlu görünüyorlar ve turistlere daha alışkınlar.Herkes bir şeyler yapmaya, en azından bir şeyler satmaya çalışıyor.Burada da mısır ve şeker kamışı üretimi yaygın.Pazar günleri alkol tüketimi ve satışı her yerde yasak(bira bile),bana biraz ilginç geldi.Gezdiğim yerlerde öyle pek fazla sanayi, yani büyük fabrikalara filan rastlamadım.Ama petrol daha ucuz ve insanlar hafta sonları yakın yerlere gezmeye gidiyorlar.Herhalde ekonomik durum bunda etkili.Sonuçta keyifli bir ülke ve ben burayı gördüğüme memnunum.

                                                                     16/12/2012 Pazar


 


 

                                                               

16 Aralık 2012 Pazar

PODACARPUS MİLLİ PARKINDA YÜRÜYÜŞ


Sabah acele etmeden ve stressiz bir şekilde kalktım ve kahvaltıya gittim.Bugün  geziyi  barda çalışan ve Hollanda’lı olan Martin adında ki çocuk düzenlemişti.Saat 9:30 gibi hazır olmamı söyleyince gidip çantamı hazırladım.Podacarpus milli parkına topu topu 3 kişi gelmeye karar vermişti.Martin’in söylediğine göre gençler gece içkiyi fazla kaçırmışlar. İki Amerikalı ben ve Martin bir pikap taksiye atladık ve 1 saat mesafede ki parkın yolunu tuttuk.Giderken Laura adında ki kız ile Martin öne oturdular ben ve diğer adını öğrenemediğim Amerikalı pikabın arkasına atladık.Hava şansımıza çok güzeldi, bu Martin’in 4.cü gidişiymiş ama hiç böyle güzel havada gitmedim dedi.Saat 10:30 gibi yürüyüşe başladık.Martin 5km.lik ama 5 saatlik bir yürüyüş olacağını ve başlangıçta biraz yokuş çıkacağımız bilgilerini verdi.Önde Martin, arkasında ben, benim arkamda diğer Amerikalı ve en arkada da Laura dizildik.Gerçekten ilk 1.5 saat jangle içinden bayağı dik bir çıkışla başladı.Daha sonra ağaçlık alandan çıktık ve nispeten daha az eğimli bir arazide 1 saat kadar daha yürüdük.Sonunda gerçekten güzel görüntüler bizi bekliyordu.En yukarda yükseklik tahmini 2500m. filandı.Benim tanımadığım bir sürü bitki, çiçek ve ağaç vardı.Bu tür yürüyüşleri yazması oldukça zor zira görüntüler pek kelimelere dökülemiyor.Arada molalar vererek, fotoğraflar çekerek ve birbirimize sorular sorarak yürüyüşü saat 15:00 gibi bitirdik.Ancak bizi getiren taksi bizi beklemediği için bir 8 km. de parkın girişine kadar yürümek zorunda kaldık.Orada Vilcabamba’ya giden bir otobüse bindik ve saat 17:00 gibi kasabanın meydanına vardık.Ben oradan yarın yapacağım Peru yolculuğu için biletimi aldım.Martin’in dediğine göre bazen bilet bulunmuyormuş, işini garantiye almak için bence biletini buradan al dedi.Bende Pazar akşamı Loja’ dan gece 23:00 e biletimi aldım.Hostele dönünce güzel bir duş aldım ve biraz çamaşır yıkadım,ne de olsa yarın yeni bir ülkeye geçiyorum.Biraz hamakta ayaklarımı dinlendirdim ve saat 19:30 gibi sabahtan beri kahvaltıyla durduğum için heyecanla restorantta yerimi aldım.Yine manzaraya karşı ve limonata gibi bir havada yemeğimi yedim.Bu arada Martin beni akşam bara beklediğini söyledi.Yemekten sonra barda Martin’in hazırladığı, adını bilemeyeceğim bir içkiyi götürünce, yorgunluk çöktü.Geziye katılan diğerleri de geldi ve birazda orada muhabbet yaptık, ama herkesin yorgunluğu belli oluyordu.Zavallı Martin için daha gece uzun süreceği için ben yatmaya gidiyorum diyerek yatağımın yolunu tuttum.Yarın akşam 6 gibi buradan ayrılacağım ve 23:00 de ki otobüse binmek için 1 saatlik mesafede ki Loja’ya gideceğim.Otogarda biraz vakit geçirmem gerekecek.Sonra bayağı uzun bir yolculuk yine beni bekliyor.Yani yarın Ekvator’da ki son günüm.

                                                               15/12/2012 Cumartesi


 

15 Aralık 2012 Cumartesi

VİLCABAMBA VE IZHCAYLUMA HOSTEL


Sabah 8:00 de otogardan Loja otobüsüne bindim.Cuenca ile Loja arası 4.5 saat sürdü.Loja aslında Ekvator’un en güneydeki şehri ve buradan Peru’ya direk otobüsler kalkıyor.Ama ben onun 1.5 saat daha güneyinde ki Vilcabamba kasabasını görmek istedim.Birçok kişi hem burada ki doğayı, hem de kalacağım hostel olan Izhcayluma’yı çok övdüler.Doğa içinde çok sakin, bir sürü yürüyüş rotaları olan bir yer olarak anlattılar.Aslında çalışırken benim de aklıma takılmıştı.Saat 13:30 da kasabaya vardım.Karnım aç olduğu için zaten çok küçük olan bu kasabanın meydanında bir lokantada karnımı doyurdum.Hostel, kitapta kasaba meydanına 2km olarak belirtilmişti.Ben de sabahtan beri oturduğumdan, bu kadarcık yolu taksiyle gitmeyip yürümeye karar verdim.Uzun zamandır güneşe hasret kalmış biri olarak, güneşi görünce iştahım kabardı.Ancak yol hem yokuş, hem de çok uzun geldi ve hostele vardığımda canım çıktı.Fakat hostel gerçekten çok güzel bir mekanda ve bütün vadiye hakim bir konumdaydı.Yemyeşil bahçe içinde, havuzu da olan çok hoş bir yerdi.İki alman tarafından işletiliyor ve ismide Cechua’ca iki vadi arasında demekmiş. Hemen odamı aldım ve hostelin seyir tepesinde dinlendim.Resepsiyondan aldığım yürüyüş yolları ile ilgili haritaları inceledim.Daha sonra yürüyerek tekrar kasabanın merkezine indim ve biraz keşif yaptım.Gerçekten çok küçük bir kasaba,15 dakikada bitiriverdim.Burada çok fazla, yaklaşık 1000 kadar yabancı yaşıyormuş.Etraf emlakçı dolu.Güneş batmasına yakın bu sefer yemedi ve bir taksiye atlayarak hostele döndüm.Akşam yemeğini hostelin manzaralı terasında yedim.Yemek sonrası seyir terasında otururken hostelin alman sahiplerinden biri yanıma geldi ve tanıştık.Bana burayı 13 yıl önce aldıklarını ve sıfırdan inşa ettiklerini filan anlattı.Adam gençliğinde tam bir seyyahmış.Gençliğinde diyorum, zira şu an 40’larında ama 13 yıldır buraya çakılmış ve biraz eski günleri özlemiş gibi gözüküyor.Bende ona sınır geçişi hakkında biraz sorular sordum.Aslında niyetim yarın buradan ayrılıp Loja’dan akşam otobüsü ile Peru’ya geçmekti.Fakat adam bana yarın sabah buradan yakınlardaki Podocarpus milli Parkına ücretsiz bir gezi olduğunu ve kaçırmamamı tavsiye edince, anında plan değişikliği yaptım ve yarında burada kalmaya karar verdim.Gözünü seviyim özgürlüğün.Daha sonra bahçede ateş yaktık ve sonradan gelen 2 Amerikalı ile birlikte dördümüz uzun süre muhabbet ettik.Bu seyahatte öğrendiğim, herkesin anlatacak bir hikayesi olduğu.Saat 23:00 gibi ben  izin isteyip odama çekildim, ne de olsa yarın 5-6 saatlik bir yürüyüş beni bekliyor.Gençlere ayak uydurmam lazım, onlara ayak bağı olmak istemem.

                                                                 14/12/2012 Cuma


 

14 Aralık 2012 Cuma

CAJAS'TAKİ YEDİ GÖLLER


Sabah kalkınca küçük sırt çantamı yürüyüş için hazırladım ve 3km. uzaklıkta ki otogara yürüyerek gittim.Oradan Cajas’tan geçen otobüslerden birine atladım ve saat 10:00 gibi Cajas Milli Parkının girişinde indim.Bu park Cuenca’nın 35km. güney-batısında (1 saat) ve Guayaquil yolu üzerinde, girişi 4.200m. yükseklikte. Milli park girişinde ki enformasyon ofisinden bir bayan hemen bir harita verdi ve üzerinde yürüyüş rotalarını anlattı.En az 10 tane rota var ve hepsinin zorluk dereceleri,mesafesi ve süresi belli.Ben 5 km.lik ve 5 saat sürmesi beklenen bir rotayı seçtim, orta zorluktaydı. Saat 16:00 dan önce yürüyüşü bitirmek gerekiyormuş, zira o saaten sonra sis çöküyor ve görüş kayboluyormuş.Adamlara hayran kalmamak elde değil, bizim daha on fırın ekmek yememiz lazım.Biz hala 5 yıldızlı otellerle turizm yaptığımızı zannediyoruz.Neyse saat 10:45 gibi yola çıktım.İrili ufaklı bir sürü göl ve gölcük var.Biraz bizim 7 göllere benziyor ama çok yüksek olduğu için hiç ağaç yok ve 7 değil belki 17 göl var.Benim yürüyüş sırasında gördüğüm 20 göl vardı haritada ise en az irili ufaklı 50-60 göl gözüküyor.Hava yürüyüşe başladığımda kapalı ama yağmur yoktu.Nefis manzaralar ve bulut ormanları görüntüsünde fotoğraflar çekerek yarı yola geldiğimde tabii yağmur başladı.Rain man dememişler bana boşuna, ne zaman yürüyüşe çıksam yağmur hemen yanımda oluyor.Tamam yağmuru seviyoruz ama bu kadarı da fazla galiba.Yağmura hiç aldırış etmeden inişli çıkışlı yolda ilerledim.Belli yerlere Likya Yolunda olduğu gibi işaretler koymuşlar ama her rotanın rengi farklı.Benim rotamın rengi tabii pembeydi.Sıçan gibi ıslanmış olarak yürüyüşü bitirdiğimde saat 12:45 ti.Herifler her şeyi düşünmüş, şöminesi yanan bir kafeterya bile yapmışlar,ister 3 ister 5 kişi yürüsün, her zaman açık.Hemen kendimi oraya attım ve hem biraz kurudum,hem de sıcak bir çorba ve kahve içerek ısındım.Yükseklik fazla olduğu için, yürürken fark etmiyorsun ama durunca soğuğu hissediyorsun.Hele bir de benim gibi ıslaksan.Kafeterya da 6 kişi daha vardı, onlar benden önce gelip yürüyüşlerini bitirmiş, yemeklerini yiyorlardı.Tabii ki hepsi turist. Burada birde yatakhane gibi bir yer yapmışlar, istersen gecede kalabiliyorsun.Yemekten sonra yola çıkıp geçen bir araca otostop çektim ve bir kamyonla şehre geri döndüm,yağmurda benle beraber.Kendimi hostele atıp biraz yağmurun dinmesini bekledim, hem de üstümü değiştirdim.Yağmur durunca dünden aklımda kalan nehir kenarında ki yürüyüş yolunda biraz daha yürüdüm.Sonra buranın en meşhur dondurmacısına gidip, kendime mükafat olarak bir kahveyle beraber dondurmalı bir browni ısmarladım.Göremediğim birkaç kilise ve meydanı da gezip saat 20:00 gibi Cafe Austria da bir de yemek yedim.Ama hak etmiştim.Yarın buradan ayrılıp Ekvator’da ki son durağım olan Vilcabamba’ya gideceğim.5 saatlik bir yol ama orası da biraz Amazon havzasına yakın küçük bir yer, kalacağım hosteli (Hosteria Izhcayluma) herkes çok anlattı, bakalım nasıl olacak.Şimdi sıcak bir banyo ve arkasından deliksiz bir uyku beni bekliyor.

                                                                   13/12/2012 Perşembe


 

13 Aralık 2012 Perşembe

DEVİL'S NOSE BENİM BURNUM KADAR HEYBETLİ


Sabah 8:00’de kalkacak olan tren için 7:00 kalktım ve bir çörek ve kahve kahvaltısı sonrası yakın olan istasyona gittim. Meğer benden daha heyecanlı olan turistler de varmış.İstasyona vardığımda 15 kişi filan oradaydı.Çoğunluk turla sırf bu trene binmek için gelmiş,hepsinin yanında tur rehberleri filan vardı.Tren tam 8:00 de kalktığında herhalde 30 kişi filan vardık.Toplam yolculuk tahmini 2.5 saat filan sürecekti.Tren 15km. gidecek ve 15km. gelecekti. Ama aşağı yukarı bu iki istasyon arasında 800-900m irtifa farkı vardı. Çok hoş bir vadinin kenarından 30 dk. filan gittik. Şansıma hava dünün aksine günlük güneşlikti.Daha sonra çok dik bir yolu zig-zaglar yaparak indik ve Sibambe denen istasyona vardık.Ama tren biraz daha ilerledi ve meşhur Şeytan’ın Burnunu görmemiz için durdu.Trenden indik ve fotolar çekildi.Meğer indiğimiz o dik tepenin adıymış Devil Nose.Benzemiyor da değil, iki tarafında kayadan iki gözü ve ortada da sivri bir burun var gibi duruyor.Esas önemli olan o tepeyi inerken tren yolunda bulunan zig-zaglar.Neyse tren tekrar istasyona geldi ve bizi orada yerel kıyafetlerle dans eden gençler karşıladı.Bu istasyonda tam 1 saat durduk.Bu sürede oradaki müzeyi gezdik ve fiyata dahil sandviçten ve kahveden oluşan yemeğimizi yedik.Neyse ki trende hem İspanyolca hem İngilizce konuşan bir rehber gerekli bilgileri veriyordu.Meğer bu yolun yapımında yaklaşık 5000 kişi çalışmış.Ama 2500 kişisi dinamit patlatılması sırasında ki kazalarda ve sıtma,tifo gibi hastalıklardan yol bitimine kadar ölmüş.Aslında bu yol güneyde bulunan Cuenca ve Guayaquil şehirlerini Quito’ya bağlamak için 1850 ile  1910 yılları arasında yapılmış ama daha sonra toprak kaymaları ve sel nedeniyle tahrip olmuş.Şimdilerde tekrar hayata geçirmeye çalışıyorlar.Moladan sonra tekrar trene bindik ve aynı yolu geri döndük.İstasyonda inince hostele gidip sırt çantamı aldım ve Cuenca yollarına düştüm.4 saat süren bir yolculuk sonrası Cuenca’ya saat 15:00 gibi vardım ve bir taksiye atlayarak hostelim olan Hogar Cuencano’ya yerleştim.Hemen çıkıp bir şehir turu attım.Bu şehirde aslında 500.000 nüfusuyla Ekvador’un güneyinin başkenti gibi.Bir düzlüğe kurulmuş ve yine çok güzel kolonyal binaları ve bir sürü kilisesi var.Park ve plazalarını saymıyorum.Dar sokakları ve ortasından geçen bir de nehir(Rio Tomebamba) var, Ekvador’un Quito ve Guayaquil’den sonra 3. Büyük şehri ve 2530 m. Yükseklikte kurulu.Sabahın aksine burada hafif bir yağmur çiseliyordu.Olsun bana engel olamaz.Hemen hemen bütün önemli yerleri gezdim, zira yarın için yakınlardaki Cajas milli parkına gitme planlarım var.Akşamüstü en merkezi parkı olan Park Calderon’a bakan Raymipampa restoranda yemeğimi de yedikten sonra yol üstündeki Kahve Ağacı adında ki bir cafe de bir de kahve içerek günümü sonlandırdım.Şimdi hostele gidip dinlenme vakti.Yarın gölleri ile meşhur Park Nacional Cajas’a  gidip biraz yürümek istiyorum.

                                                              12/12/2012 Çarşamba


12 Aralık 2012 Çarşamba

6310 m. CHİMBORAZO'DAYIM


Gece yatarken adam beni eker mi diye düşünmedim değil.Ama olsun ben sözümde durayım da,olsun gelmesin,diyerek sabah yakındaki bir pastaneden çöreğimi yedim ve saat 7:45 te hostelin önünde beklemeye başladım.Adamın adı Joel ve tam 8 de kapıya geldi.Merhabalaştıktan sonra benim sırt çantasını bagaja attık ve yola çıktık.Meğer adam hem rehberlik yapıyor hem de taksi şoförüymüş.Tarzanca konuşmaya başladık.Bana yolda kahvaltı yapıp yapmadığımı sordu, bende belki değişiklik olur diye yapmadım dedim.Hemen bir yerde kenara çekti ve sana yöresel bir kahvaltı yaptırayım dedi.Mısırdan peynirli pişi gibi bir şeyle bir bardak kahve içtik.Kahvaltı dediği buymuş meğer.Sonra yola devam ettik.Şehirden Chimborazo volkanı 35 km. kadar, ama çıktıkça çıktık.Yolda bulutlar elverdikçe resimler çektik.Hayatımda herhalde bu kadar yükseğe çıkmamıştım.4850 m de ki ilk base kampa kadar toprak bir yoldan kıvrılarak çıktık.Burada bulunan dağ evinin içini filan gezdik.Daha sonra biraz yürüyelim dedi ve 200 metre daha bu sefer yürüyerek çıktık.Bu yükseklikte hareket etmek bile çok zor, insanın nefesi kesiliyor.Etrafta hep mezar taşları vardı.Buraya tırmanmak isteyen o kadar çok insan ölmüş ki,her taraf onların anısına dikili taşlarla doluydu.Chimborazo bize bir türlü yüzünü göstermedi, hep bulutları arkasına saklandı.Ama yinede çok muhteşem bir volkan.Biraz bizim Erciyesi andırıyor sanki.Biraz daha oyalandıktan sonra dönüşe geçtik.Yolda bir çift bize el etti,adam bana alıyım mı diye sorunca hemen al dedim.O anda inanılmaz, hatta imkansız bir şey oldu.Binenlerden kız, Avustralyalı bana nereli olduğumu sorunca arkadan bir çığlık koptu, meğer diğer çocuk Türk’müş.Adı Yusuf,İstanbul-Şişli denmiş.Four Seasons ta çalışıyormuş, askerliği gelince arabasını filan satıp buralara 1 seneliğine gezmeye gelmiş.Tabii ikimizde şok olduk.Sohbet, muhabbet başlayınca bizim rehber ve kız öylece kalakaldılar.Çocuk daha geleli 10 gün olmuş ve kızın peşine takılıp gezmeye başlamış.Kız ise 1 senedir buralardaymış.Yani benim 3 ay hiç bir şey değilmiş.Geldin mi böyle gelicen kardeşim.Sonra adam bizi otogarda bıraktı ve vedalaştık.Onlar Banos’a gidiyorlarmış.Ben Alausi otobüsüne biletimi aldım ve yola çıktım.Seyyahlık böyle bir şey herhalde: merhaba ve arkasından güle güle.Yol 2 saat sürdü ve Alausi’ye saat 14:00 de vardım.Zaten çok küçük bir kasaba, hemen hostelimi(hostel Europa)buldum ve yerleştim.Bir yerel lokantada karnımı doyurduktan sonra, doğru tren garına gittim.Yarın sabah 8 için biletimi aldım.Bu arada her tarafı sis bastı,göz gözü görmüyor.Burası da 2350 m. Yükseklikte yine çanak gibi bir kasaba.Bir seyir yeri var oraya çıktım, gerçekten avuç içi kadar bir yer.Hemen plazasını filan gezdim ve bir bar bulup kendime yorgunluk birası ısmarladım.Saat 19:00  gibi de hostelime döndüm.Yarın Şeytanın burnunu görmeye trenle gidiyorum, bakalım onun mu benim mi burnum daha büyük.

                                                                11/12/2012 Salı

RİOBAMBA BİNALARIN ÇOK GÜZEL


Sabah kalktığımda hala yağmur yağıyordu. Riobamba otobüsü 9:45’de olduğu için acele etmeme gerek yoktu.Çantamı topladım ve kahvaltıya indim.Bu sefer kahvaltıda pancake,meyve ve kahve vardı.Hesabı ödedim ve yakın olan otogara yürüyerek hafif çiseleyen yağmur altında yürüdüm.Riobamba, Banos’a 2 saatlik bir mesafede idi.Saat 12 gibi otobüsten indim ve bir taksiye binerek burada ki hostelim Oasis’e gittim.Ortada güzel bir bahçesi vardı ve odalar onun etrafını çevreliyordu.Tuvaleti olan bir odaya yerleştim.Çantamı bıraktığım gibi kendimi sokaklara attım.Hostel şehir merkezine 5 blok uzaklıktaydı.Bana en yakın olan Özgürlük parkına yürüdüm.Parkın bir kenarında çok heybetli bir basalica vardı.Orada oturup biraz haritadan oryantasyonumu sağladım.Nerde ne var,tespit ettikten sonra sırayla diğer meydanları gezmeye başladım.Yürürken çok güzel binalar görünce hemen fotoğraflarını çektim.Şehir 180.000 nüfuslu ve dümdüz bir yer,çok güzel eski taş binaları var.Esas parkı olan ve yönetim binalarının da olduğu Maldonado parkına geldiğimde hummalı bir çalışma yapıldığını gördüm.Zira yılbaşı geliyordu ve meydanların süslenmesi gerekiyordu.Bütün ağaçlara ışıklar, süsler asılıyordu.Hava çok soğuk değildi,ama benden başka kısa kollu gezen yoktu.Burası 2750 m. Yükseklikte bir şehir.Yavaş yavaş buraya gelme sebebim olan Şeytanın Burnu(Devil’s Nose) treninin istasyonuna yaklaşmıştım.Tren istasyonu çok hoş bir binaydı ve şehrin tam ortasına yapılmıştı.Ancak içeri bilgi almak için girdiğimde biraz hüsrana uğradım, çünkü tren yolunun buradan Alausi denen kasabaya kadar  olan kısmı yağmur nedeniyle tahrip olmuştu.Bu nedenle trene binmek için 2 saat uzaklıktaki Alausi’ye gitmem gerekiyordu.Olsun trenin rotası,kalkış zamanı, fiyatı ve kaç saat sürdüğü hakkında gerekli bilgileri almış oldum.Ancak yeni bir plan yapmam gerekiyordu.Tam bir şeyler düşünürken, bir ekvatorlu yaklaştı ve bana sen dün Banos’taydın değil mi diye sordu.Meğer beni kır saçlarımdan ve sakalımdan tanımış.O çok az İngilizce, ben yarım yamalak İspanyolcamla anlaşmaya çalıştık.Bana burada ne yapacağımı filan sordu, bende aslında trene binmek için geldiğimi ama buradan değil Alausi’den binebileceğimi öğrendiğimi söyledim.Bana Alausi’ye nasıl gideceğimi, terminalin yerini filan anlattı. Dünyanın en yüksek dağlarından olan Chimborazo volkanın (6310m.) buraya çok yakın olduğunu okumuştum ama o kadarda değil demiştim kendi kendime. Adam bana oraya gidip gitmeyeceğimi sorunca ben, tabiî ki hayır ben o kadar fit değilim filan dedim.Adam istersem bir arkadaşının volkanın çıkış noktasına kadar günlük turlar yaptığını söyledi.Kamyonetle base kampa kadar çıkıp biraz fotoğraf filan çekersin, istersen de biraz yürüyüş yaparsın dedi.Ama o  yükseklikte yürümenin zor olduğunu biliyordum.Bazı göller olduğunu ve base kampa kadar gidilebildiğini söyleyince biraz kanım kaynadı ve pazarlık yaptım.Yarın saat 8 de beni hostelden alacak ve 5 saatlik bu turu yaptıktan sonra beni otogara bırakacaklar.Oradan da otobüsle 4 saatlik mesafedeki Alausi’ye gidebilecektim.Bu kadar yüseklikteki bu dağın dibine kadar gelip bu fırsatı kaçırmak istemedim.Hadi hayırlısı, blogumun adına yaraşır bir özgürlük hareketi yaptım.Daha sonra karnım acıkmıştı ve daha öncede yazdığım gibi buradaki sabit pazarı(Mercado Merced)buldum ve tamda düşündüğüm gibi halk tipi bir yemek yedim.Hava yavaş yavaş bozmaya başlayınca hostele gitme vaktinin geldiğini anladım.Yolda bir külah da dondurma ısmarladım kendime.Saat 18:00 gibi hostele geldim ve kendime bir çay yaparak biraz dinlenmeye çekildim.Bakalım yarın dünyanın merkezine en uzak olan bu dağa ne kadar yaklaşabileceğim.Adam resmen kanıma girdi.


                                                                 10/12/2012 Pazartesi

10 Aralık 2012 Pazartesi

BANOS'TA YAĞMURLU BİR PAZAR


Çok gelmiş bu kadar yürümek, deliksiz 10 saat uyumuşum.Saat 8:30 da kahvaltıya indim.Bugün havanın hiç tadı yok, kapalı ve yağışlı.Ne yapalım her gün güneşli olacak hali yok.Yağmur biraz durur gibi olunca çıktım yollara.Öncelikle bugün bildiğimiz pazarıymış Banos’un.Hemen o tarafa yollanıp, bunlar ne yer, ne içerler bir bakıyım dedim.Pazarda yok yok,aynı bizim Beykoz pazarı gibi.Aynen bizde ki gibi soğan patates bölümü,sebze bölümü, meyve bölümü ayrı ayrı.Hatta balık bile satıyorlar.Bezelye,bakla,brokoli,domates,biber,soğan,patates,yeşillikler seçebildiklerim.Daha bir sürü sebze ve meyve var ama adlarını bilmiyorum.Bayağı kalabalıktı,herkes haftalık sebze ve meyvesini alıyordu.Şöyle tezgahların arasında bir turladım ve çıktım.Daha sonra yürürken sabit Pazar gibi bir yere rastladım.İçerisi tıklım tıklım,millet saat sabahın 10:30 da yemek yiyor.Her yerde ocaklar kurulmuş,yemekler pişiyor.Önlerinde de küçük masa ve sandalyelerde insanlar yemeklerini yiyordu.Ben yeni kahvaltıdan kalktığım için sadece bakındım.Ama bir meyve suyu sıkan yerin önünden geçerken dayanamadım.Yap şuradan karışık bir meyve suyu dedim.Kadın ne kadar meyve varsa blendıra attı,süt,bal filan da koydu ve karıştırdı.Koca 2 bardak karışık meyve suyunu mideye indirdim.Akşama kadar başka bir şey yemesem olur.Öğlene doğru buradan akan Pastaza nehri ve üzerinde bulunan San Fransisco köprüsünü görmeye gittim. Bugün Pazar olduğu için herkes kaplıcalara geliyordu, bende o tarafa doğru yürüdüm ve Hayat Suyu dedikleri herkesin şişe şişe suyundan doldurduğu, bizim eski Çene suyu gibi bir yere rastladım. Etraftan herkes otobüslerle buraya şifa bulmaya gelmişti.Ben tam oradan çıkmıştım ki yağmur başladı, bende biraz dinlenmek için yakın olan hostele attım kendimi.Biraz maillerime filan baktım,oyalandım.Öğlenden sonra yağmur mola verince yine yollara düştüm, ama bu sefer o plaza senin bu plaza benim keyif yaptım.Çoluğunu çocuğunu kapan parklara doluşmuş, Pazar gezintisi yapıyorlardı.Yakınlardan bir yerden sesler, bağırışlar duyunca o tarafa doğru yürüdüm, bu küçücük kasabada bile kapalı bir salon vardı ve basketbol maçı yapıyorlardı.Kaçırır mıyım, hemen yakınlardan bir dilim pizza kaptım ve biraz oturup maç seyrettim.Basketbol beni burada da bulmuştu.İnanılır gibi değil ama iki tane kız basketbol takımı bile vardı bu küçük kasabanın.Hava kararmaya başlayınca, kasabada bir ufak veda turu daha attım ve hostelimin yolunu tuttum.Yarın Riobamba’ya gideceğim ama acelem yok, iki saatlik bir yol.

                                                                         9/12/2012 Pazar

9 Aralık 2012 Pazar

BANOS, İSPANYOLCA TUVALET DEMEK


Saati 3:00 e kurmuştum, gayette rahat kalktım zira 9:30 da yatmıştım.Zorlu yürüyüş sonrası yorulmuş olmalıyım ki,hemen uyumuşum.Kalktığımda her yer karanlıktı,akşamdan hazırladığım çantamı kaptım ve hostele 1 km uzaklıktaki meydandan kalkacak olduğu söylenen otobüsün yolunu tuttum.Tabii o saatte herkes uykudaydı, ama köpekler meğer beni bekliyormuş.Hepsi şöyle bir hırlayıp, havladıktan sonra bendeki pozitif enerjiyi(sabahın o saatinde nasıl oluyorsa)görünce tekrar yerlerine döndüler.Gerçekten meydana varınca o saatte o kadar insanı orada bulacağımı düşünmemiştim.En az 15 kişi vardı, otobüs kornalar çalarak zaten herkesi uyandırıyormuş, ben saati boşuna kurmuşum.Saat 3:30 da kalktık.Aynı bizim köy otobüsleri gibi bir yerleşime gelmeden var gücüyle kornalar çalınıyor ve otobüse binecekler hemen yola çıkıyor.Böylece çok fazla gitmeden otobüs tıklım tıklım doldu.Birde her binen kadının sırtında bir çocuk bağlı ve elinde de bir kocaman çuval.Meğer bunlar yol üstünde bulunan Zumbahua adında ki bir kasabada kurulacak olan cumartesi pazarına giderlermiş.Herhalde kendi ördükleri veya yaptıklarını satmak için.Ben ise bagaja vermediğim kocaman sırt çantamla en arka beşli koltukta bir köşeye sıkışmak durumunda kaldım.Oysa uykuma otobüste devam etmeyi düşünmüştüm ama ne mümkün.Böyle zorlu bir 3 saat yolculuk sonrası Lacatunca otogarına 6:30-7 arası vardık.Oradan Banos’a direk otobüs olmadığı için önce Ambato denen bir yere 1 saatlik bir otobüs yolculuğu arkasından da oradan Banos’a 1:30 saatlik bir yolculukla saat 10:00 gibi aç ve uykusuz bir halde Banos’a vardım.Hemen daha önceden çalıştığım için 2 İsrail’linin çalıştırdığı Hostal Transilvania’ya yerleştim.Uykuyu unuttum ama karnım zil çalıyordu.Hemen Rico Pan denilen çok hoş bir yerde mükellef bir kahvaltı yaptım ve kendime geldim.Banos, etrafı yemyeşil dağlarla çevrili bir çanak içine yerleşmiş.Zaten burası Adventure sporları ve termal kaplıcaları ile ünlü ve Quito’ya 3.5 saat uzaklıkta bir sayfiye yeri.Ne ararsanız var: rafting,yürüyüş parkurları,dağ bisikleti,atv ile geziler,tırmanma,köprüden atlama ve volkan turları. Ben yine oryantasyonumu sağlamak için, birde dün uzun bir yürüyüş yaptığım için seyir tepesi gibi yere çıkıp, kasabayı yukardan seyretmek istedim. Oraya vardığımda hostelden aldığım haritaya baktım ve dağı yatay olarak geçen bir yürüyüş parkuru olduğunu fark ettim.Fark etmeseymişim keşke ama olacağı varmış.Adamlar haritada ne saat ne de mesafe belirtmedikleri için, benim küçük yürüyüş 5 saatlik zorlu bir yürüyüşe dönüştü.Birde üstelik yolun yarısında şiddetli bir yağmur işin tuzu biberi oldu.Bereket yağmurda yürümeyi severim.Mis gibi toprak kokusu ile birlikte sıçan gibi ıslandım ama yine değdi doğrusu.Sis filan indi ve müthiş görüntüler oluştu.Böylece 2 günde 1 senede yürümediğim kadar yürümüş oldum.Kasabaya geri indiğimde saat 16:00 olmuştu ve yağmur hala yağıyordu.Bir şeyler atıştırdım ve hostelin yolunu tuttum.Sıcak bir banyo ve güzel bir uyku paklar ancak beni.Neyse ki yarın yol filan yok,zaten Pazar ve keyif günü.

                                                                 8/12/2012 Cumartesi

 

ZORDU AMA GÖRÜLESİ QUİLOTOA GÖLÜ


Sabah 7:00 kalktığımda dışarıda çok güzel ve güneşli bir gün başlamıştı bile.7:30 da kahvaltımı yaptım ve yürüyüş için çantamı hazırlamaya koyuldum.Bu arada Danimarkalı kızda kalkmış ve kahvaltısını yapmıştı.Ödemesini yapınca gidebileceğimizi söylediğinde hafif bir şok geçirdim.Zira o esas çantasını Lacatunca da bırakarak gelmiş ve gölün oradaki bir yerde kalmayı planlamış.Yani giderken beraber gidiceğiz ama dönüşte tek başıma dönecektim.Benim aynı şeyi o kocaman sırt çantamla yapmam mümkün değildi.Neyse olur böyle şeyler dedim ve saat 8:30 da yola çıktık.Bir gece önceden hostel sahibinden biraz bilgi almıştık ama adam beni o yolu gidip tekrar aynı gün döneceğime pek inanmış gözükmüyordu.Gerçi bende öyle düşünüyordum.Ama en kötü ihtimalle 25 dolar verir gölün oradan bir pikaba atlar dönerim diye düşündüm.Neyse konuşa konuşa yürüyüşe başladık.Bende acaba kızın hızını kesermiyim endişesi vardı ama yola çıkınca benim kondüsyonumun ondan daha iyi olduğunu anladım.Tabii Danimarka’da nerde dağı bulacakta yürüyüş yapacaktı.Çok güzel bir doğa içinde, inişli çıkışlı(tabii biz kratere doğru gittiğimiz için çıkış biraz daha fazla)bir patikada yol aldık.Tahminlerin öncesinde galiba 5 saatlik yolu daha kısa zamanda gideceğe benziyorduk.Öyle de oldu ve biz saat tam 12 de heyecanlı bir tümsek çıkışı sonrası gölü gördük.O anda gerçekten insan kendini iyi hissediyor.Bir de o müthiş masmavi göl manzarasını karşında tabak gibi görünce bir ole çektik tabii.Kraterin etrafında biraz yürüdükten sonra ben sisin geldiğini görünce, artık ayrılma vaktinin geldiğini söyleyip Danimarka’lıyla vedalaştık.Ben dönüşte biraz daha keyif yaptım ve fotoğraf çektim.Dönüş yolu çoğunlukla iniş olduğu için daha kısa sürmesini bekliyordum.Saat 13:30 gibi kraterin oradan dönüşe geçtim ve eğlene eğlene saat 16:00 da hostele varmıştım.Ancak dönüş yolunda etrafımı bayağı bir sis bastı.Neyse ki yolumu karıştırmadım ve sağ salim vardım.Hemen bir sıcak duş aldım ve soğuk bir bira içtim.Bu arada hostele 3 yeni (2 Amaerikalı Oregondan ve 1 Avusturyalı)kişi gelmişti.Onlarla biraz konuştuk filan, tabii onlara biraz hava attım.Hem hostel sahibi hem de onlar  bu kadar zamanda o yolu yaptığıma inanamadılar.Eski ayakizleri tayfasından olduğumu bilmiyorlar ki.Saat 19:00 da köpekler gibi acıkmış olarak akşam yemeğine oturdum.Neyse ki yine güzel ve sıcak bir çorba ve doyurucu bir vegetaryan tabağı açlığımı giderdi.Bu kasabadan Lacatunca’ya günde sadece bir otobüs kalkıyor ve oda gece saat 03:30 da.Bu nedenle hostel hesabımı önceden ödedim ve epeyce yorulmuş olan o zavallı ayaklarımı dinlendirmek için erkenden yatıyorum.Yarın adventure sporları ile ünlü Banos’a gidiyorum.Hadi hayırlısı…..Bugün Cuma namazını da kaçırdık zaten!!!!

 
                                                                         7/12/2012  Cuma

BİR BİLİNMEZ CHUGCHİLAN


 
Sabah Quito’nun trafiğine takılmamak için geç çıkmam gerektiğini düşündüm.Saat 8:30 da hosteli terk ettim.Yakınlarda bulunan bir pastaneden kuruvasan ve kahve ile kahvaltımı yaptım.Güney terminaline giden bir troleybüse bindim ve saat 9:15 gibi terminale vardım.Buradan da kalacağım yer olan Lacatunga otobüsüne atladım.Aslında Lacatunga yakınlarında bir krater gölü olan Laguna Quilotoa ya gitmek istiyordum.Fakat buraya en yakın yer olan Chugchilan çok küçük bir kasaba ve kalacak yer az diye, Lacatunga da kalmaya niyetlendim.Ancak otobüste biraz daha inceleyince Chugchilan da kalmak daha cazip geldi,zira oradan göle yürüyüş yapılabiliyordu.Bu nedenle fikrimi değiştirdim ve bu küçük kasabada kalmaya karar verdim.Ama bu kasabaya Lacatunca ‘dan sadece 1 otobüs vardı ve oda saat 12:00 deydi.Lacatunca otobüsü saat 9:45 te kalkınca galiba otobüse yetişemem diye düşündüm.Ne fark eder ki kaçırırsam Lacatunca da kalırım dedim ve işi şansa bıraktım.Ancak şansım yaver gitti ve 11:30 da otagara vardık.Hemen kalkacak olan ilk ve tek otobüse yerleşerek Chugchilan da kalmayı seçmiş oldum.4 saat sürmesi beklenen bir yolculuktu.Küçük dağ yollarından tırmanarak, birkaç ta dağ köyü geçerek, saat 15:00 te vardık.Ancak And dağları arasında seyreden inişli çıkışlı yol güzel manzaralar veriyordu.Chugchilan gerçektende çok ama çok küçük bir kasaba,2 tane hosteli var, ben adından dolayı Cloud Forest(bulut ormanı) seçtim.Çok hoş manzaralı bir hostel ve kahvaltı,akşam yemeği dahil, tek kişilik banyolu odama yerleştim.Karnımın aç olduğunu söyleyince hemen bana patates ve salatadan oluşan bir şeyler hazırladılar.Karnım doyunca gözlerim dağlara çevrildi ve ufak bir yürüyüş yaptım.Tam Karadeniz köylerini anımsatan bir havası var bu köyün.Saat 19:00 da akşam yemeği verildi.Orada diğer kalanlarla tanıştım, topu topu  7 kişiydik.3 kişi yeni gelmiştik, diğerleri birkaç gündür buralardaydı.Neyse ki içlerinden biri yarın benim yapamayı düşündüğüm kratere gölü (Quilotoa gölü) yürüyüş için istekli çıktı ve ikimiz yarın sabah kahvaltıdan sonra saat 8:00 de bu 12km lik yürüyüşe çıkacağız.Aslında zorlu bir tırmanış gidiş 12, geliş 12 toplam 24 km ve yaklaşık 1000 metre çıkacağız.İşallah kızın (Danimarkalı) başına bela olmam, zira çok genç ve atletik görünüyor.Hadi hayırlısı…Akşam yemeğinde çok güzel ve sıcak sebze çorbası,patates,yumurta, salatadan oluşan ana yemek ve üstüne browni benzeri bir kek verdiler.Daha ne olsun bu dağ başında.Ancak hava çok soğuk, tahminim  6-7 derecelerde.Olsun polarları giydim ve keyfim yerinde.Erken yatıp, iyi dinlenmem lazım, zira parkur zor geçeceğe benziyor.

                                                        6/12/2012  Perşembe
 

EKVATOR ÇİZGİSİNDEYİM


Bugün dünyanın merkezine seyahat var.Saat 7:30 gibi kalktım ve buranın meyve suları ve meyve salatası meşhur olan bir yerinde meyve salatası ile sağlıklı bir kahvaltı yaptım.İçinde ananas,muz,papaya,çilek ve adını hala öğrenemediğim bir sürü meyve.Güne bundan iyi bir başlangıç yapılamazdı.Daha sonra yakın olan otobüs terminalinden iki aktarma ile meşhur Mitad del Munda’ya, yani ekvator çizgisinin geçtiği yere vardım.Aslında birkaç ülkeden daha geçiyor bu çizgi ama niçin burası meşhur olmuş onu anlayamadım.Mesela Kolombiya’dan da geçiyor ama onlar satmayı akıl edememişler anlaşılan.Hiç özelliği olmayan bir yerde bir taş dikip, bir de çizgi çizmişler olmuş bitmiş.İçinde çok güzel bir böcek müzesi vardı o bayağı ilgimi çekti.Zira tropikal bölgelerdeki böceklerden örnekler görebiliyorsunuz.Gerçi böcek demeye dilim varmaz çünkü hepsi elim büyüklüğünde.Bir kelebekler var, avucumdan büyük.Bunları gördükten sonra Amazonlara gitmeyi bir daha düşüneceğim.Sarı bir çizgiyle ekvator çizgisini belirlemişler ve birde anıt dikmişler.Anıtın yukarısına çıkıp etrafı seyredebiliyorsunuz.Anıtın içinde bir de Ekvator’da ki günlük yaşam,ülkedeki yerli halklar ve onların yaşam biçimlerini anlatan bir müze bulunuyor.Birazda turistik eşya satan dükkanlar, yiyecek ve içecek yerleri mevcut.Saat yarım gibi oradan ayrıldım ve şehre geri döndüm.Karnım çok acıktığı için Grand Plaza yakınlarında kurulu olan ve yerel yiyeceklerin satıldığı yerden bir şeyler yemeğe karar verdim.Galiba bu gün yaramazlık günüm.Adını duymadığım,bilmediğim bir sürü şeyi bugün denedim.Tabii et ve tavuk hariç.Daha sonra bizim lokma tatlısına benzer bir hamur işi yedim.Üstüne de bir sokak dondurmacısından dondurma yiyince tam oldu.İnşallah mideyi bozmam.Daha sonra sokaklarda biraz sürttüm ve sevdiğim yerlerde biraz keyif yaptım.Akşam üstü Grand Plaza da bir hazırlıklar dikkatimi çekti ama ne olduğunu anlayamadım.Saat 6 gibi her tarafı polisler ve askerler doldurdu.Meğer akşam ki konseri Ekvator Devlet başkanı da izlemeye gelecekmiş.Daha adını bile bilmiyorum ama adamcağız 3 metre yanımdan geçti.Halk anladığım kadarı ile onu çok seviyor,çünkü müthiş ilgi gösterdiler ve tezarruhat yaptılar.Onula birlikte sayın eşleri ve Quito belediye başkanı bir kortej halinde halkın arasından geçerek konseri izlediler.Aklıma hemen bizim Tayyip geldi.Bazı yönlerimiz hala çok geri diye düşündüm.Biraz konseri dinledim ve Hostelime geri döndüm.Bu arada devlet başkanı hem eşiyle dans etti, hem de bütün şarkılara eşlik etti,sevimli biri kerata.Dönüş yolunda koca bir bardak portakal suyunu da götürmüşüm akşam yemeği niyetine.Ben bu satırları yazarken konserin sesleri buralara kadar geliyor.Elvada Quito, yarın Lacacunga’ya gidiyorum.Şehirler beni yoruyor.


                                                           5/12/2012 Çarşamba

6 Aralık 2012 Perşembe

BAŞKENT QUİTO


Quito’ya çok erken gitmenin bir anlamı yok, zira hostele 12:00 den önce almazlar diye düşünerek, bu sabah 8:00 de kalktım.Hostelin kahvaltısını yaptım ve keyif çayımı içtim.Saat 9:00 da Quito otobüsüne bindim.Kuzey terminaline 11:30 indim.Hemen bir taksiye binmek istedim ama hostelimin olduğu Old Town a 10 dolar istediler.Oysaki kitapta 5-6 dolar yazıyordu.Al takke ver külah pazarlık yaptım ve 7 dolara bir taksi buldum.Aslında araştırmalarım sonucu Quito da güzel bir hostel bulamamıştım,ama seyyahlardan biri Hotel Flores diye bir yeri tavsiye edince orada kalmaya karar verdim.Gerçi pek bir yerlerde adı geçmiyor ama ön sezilerim beni bu hostele gönderdi.Taksi şöförü bile yerini bilmiyordu.Zor bela sora sora hosteli buldum ve tek kişilik,içinde tuvalet ve banyosu olan odama yerleştim.Gerçekten hostel Old Town’un merkezinde bir yerlerdeydi ve kimseler yoktu, benden gayrı.Resepsiyonda ki çocuk hiç İngilizce bilmiyordu, bana sadece information ofisinin yerini söyleyebildi.Bana yeter.Oraya gittim ve hemen şehrin bir haritasını aldım.Zaten bir gece evvel çalışmıştım,hemen oryantasyonu sağlayıp, başladım keşfe.Tabii öncelik benim hastalığım olan plazalarda.Quito da kuzey-güney doğrultusunda bir vadiye uzanan bir şehir.Kuzeyinde yeni şehir dedikleri ve çok meşhur Marazcal denen eğlence yerleri ve gençliğin takıldığı bir bölge var,çok gürültülü ve pek tekin olmadığı söyleniyor.Ortasında Old Town ve güneyinde de iş merkezleri ve gecekondu bölgesi.Tabii şehrin kalbi Old Town da atıyor.Burası ile yeni şehir arası 30 dk.lık yürüme mesafesi.Old Town da 3 tane(Grand plaza,San Fransisco Plaza,San Domingo plaza)plaza var.Bayağı bir kilise ve müze ile dolu.Öncelikle Grand plaza’ya gittim, yakınında bulunan Centro Cultural Metropolitano’yu dolaştım.İçinde bir sürü sanat galerisi vardı.Tablolara bakındım durdum,neyse ki birde fotoğraf sergisi vardı.Oradan çıkışta müthiş bir yağmur başladı ama kısa sürdü.Daha sonra San Francisco meydanı ve en son olarak da  San Domingo meydanını gezdim.Karnım acıkmıştı, oturup bir şeyler yedim ve 30 dk.lık yürüyüşle yeni şehre geçtim.Fakat yolda çok güzel bir kilisenin olduğunu görünce bir bakıyım dedim.Meğer burası çok meşhur Basalica del Voto National’mış.Gerçekten çok heybetli bir yapı.Kilisenin iki yanında 117 metre yüksekliğinde iki saat kulesi var ve vitrayları görülmeye değer.İsterseniz bu saat kulelerine çıkabiliyorsunuz.Tabii benden kaçar mı, şeytan azapta gerek.Ama yukardan bütün Quito’yu görebileceğimi düşünerek,tabana kuvvet bir hızla çıktım bilmem kaç merdiveni.Yükseklik korkusu olanlara hiç tavsiye etmem, merdivenleri çıkarken benim bile yüreğim kalktı.Ama yukarıda çok güzel bir manzara beni bekliyordu.Hemen fotolar alındı ve aynı hızla inildi.Yeni şehirde çok güzel ve büyük parklar var.Hava açmıştı ve en büyüğü olan Park Ejido da çimlere uzanıp keyif yapma zamanı gelmişti.Kendime güzel bir bardak Papaya ,Mango karışımı meyve suyu ısmarladım ve etrafı seyre daldım.Kimisi lobutlarla bir şeyler yapıyordu,kimisi de benim gibi çimlere uzanıp siesta yapıyordu.Ama ilginç iki şey gördüm.Birincisi yaşlı amcalar ayakta toplanmış ve yüksek bir masada kağıt oynuyorlardı, diğeri ise parkta bulunan bir voleybol sahasında parasına voleybol maçı yapanları seyretmek ilginçti.Biraz dolaşınca bir köşede de rock konseri dinledim.Hava kararmadan inime gitmem gerek diye düşünerek yavaş yavaş hostelin yolunu tuttum.Tam Plaza Grande ‘ye gelmiştim ki meğer orada da bando eşliğinde folklorik gösterilere rastladım.Yaklaşık 2 saatte onları seyrettim ve hem fotoğraf, hem de video çektim.Köşede ki meşhur bir sandviççi den de  kaşarlı,domatesli ve yeşil salatalı bir sandviç yaptırdım.Karnımı da doyurunca artık hostele gitme vakti gelmişti, zira ayaklarım hafiften ağrımaya başlamıştı.Yarın dünyanın ortasına gidiyorum,yani ekvator çizgisine.

                                                   4/12/2012 Salı


 

4 Aralık 2012 Salı

CUİCOCHA GÖLÜNDE YÜRÜYÜŞ


Bu sabah yolculuk yoktu, keyifli bir gün beni bekliyordu.Saat sekiz de kahvaltı dahil bir yerde kaldığım için hostelin kahvaltı salonuna indim.Klasik yumurta,tereyağı,ekmek ve kahveden oluşan kahvaltımı yaptım ve çok keyifli ön bahçede bir bardakta sallama çay içtim.Bu gün Otavala’nın 17 km kuzey batısında bulunan Cuicocha gölüne gidip biraz yürüyüş yapmayı düşündüm.Onun için otogara gidip köyler arası çalışan bir otobüsle Cotacachi denen bir köyün otobüsüne binip Quirogha denen bir ayrımda indim.Bu yerlerin adını telaffuz etmekte bende çok zorlanıyorum ve çok çabuk unutuyorum.Oradan bir pikap buldum ve 4 dolara gölün girişine kadar gittim.Ben göle vardığımda saat 9:00 oldu.Ama yinede hem erken hem de pazartesi olduğu için etrafta in cin top oynuyordu.Biraz bakındım ve oraları temizleyen bir adama yürüyüş yolunu sordum.Zira gölün etrafında bir yürüyüş parkuru olduğunu okumuştum.Tam saat 9:30 da yürüyüşe başladım.Parkur gölün kenarında ama gittikçe yükselen bir patikadan oluşuyordu.Güneşli ve müthiş bir manzara ile birlikte 3.5 saat kadar yürüdüm.Patika üzerinde yer yer seyir terasları vardı.Aslında gölün hemen üzerinde buraya adını veren Cotacachi denen bir Volkan var(4939m).Ama bulutlar onu görmeme imkan vermedi.Zaten bu gölde bir krater gölü ve üzerinde 2 tane küçük adası var.Saat 1:00 de yürüyüşü tamamlayıp başladığım yere döndüm. Dönüş iniş olduğu için daha kısa ve kolay oldu.Yürüyüşün sonlarına doğru Chicago’lu bir aileye rastladım.2 tane 15-17 yaşlarında çocukları ile buraya Amerika’dan tanıdıkları bir Kolombiyalı arkadaşlarının yanına 10 günlüğüne  tatile gelmişler.Tekrar aynı yolla Otavalo’ya geri döndüm.Aslında buraya taksiyle gelmek mümkün ama bir yöne 17 dolar istiyorlar.Halbuki ben bu yola 34 dolar yerine 9 dolar verdim.Nasıl cimrilik devam ediyor dimi?Karnım çok acıktığı için Lonely Planette çok tavsiye edilen bir esnaf lokantasına (mi otavalo) yemeğe gittim.Gerçekten lezzetli bir balık yemeği yedim ve natural bir çorba içtim.Hem dinlenmiş hem de kendime gelmiştim.Daha sonra meşhur Otavalo pazarını gezdim.Gerçi bir şey alacak yerim yoktu ama güzel yerel örgü kıyafetler ve battaniyeler vardı.Hepsi çok güzel renklerde örülmüşlerdi.Kasabayı şöyle bir turladım ve çok güzel pie’ları olan bir dükkanda  dondurmalı blueberryli bir pie ve yanında bir fincan kahveyi akşam yemeği niyetine götürdüm.Hostele döndüğümde saat 18:30’ du.Hostelin çok güzel olan terasında oturup volkanı seyrettim.Beni üzmek istemez gibi bir ara bulutlardan kurtuldu ve bana fotoğrafını çekme imkanı tanıdı.Odamda ki sıcak suyu kontrol ettim, akıyordu.Akşam çok güzel, sıcak bir banyo beni bekliyor.Yarın Ekvador’un başkenti Quito’ya yolculuk var,o yüzden biraz çalışmak gerek.

                                                                3/12/2012 Pazartesi

 

3 Aralık 2012 Pazartesi

MERHABA EKVADOR


Yine yolculuk var, yolculukları seviyorum dedim ya.Sabah 6.30 kalktım ve hemen toparlanıp dün gece yemek yediğim güzel yerde bir kahvaltı yaptım.Zaten hostele yakındı ve sıkı bir Merced (lokantanın adı) kahvaltısı yaptım.Neler mi vardı: yumurta,pilav(sabah sabah),kızarmış patates(sabah sabah),gerçekten çok taze ekmek,domates,peynir, daha ne olsun ha birde kahve tabii ki.Sonra hemen bir taksiye atladım ve İpiales denen sınır kasabasına gittim, yaklaşık 2 saat.Daha önce Lonely Planetten burada çok güzel bir kilise olduğunu ve insanların genellikle burayı atladığını ama görülesi olduğunu okumuştum.Otogar da bir taksi buldum, beni oraya götürebileceğini söyleyince hiç düşünmeden atladım.Sırtımda yumurta küfesi yok ki, ama sırt çantam var ve ağırcana.Aslında otogarda emanete bırakabilirdim ama adam hadi deyince gaza geldim.15-20 dk sürdü.Muhteşem bir vadinin iki yakası arasına yapılmış bir Kilise bu Santuario Kilisesi.Taksi beni girişte bıraktı,aşağıya vasıta almıyorlardı.Bende yüklendim sırt çantalarımı ve yokuş aşağı yaklaşık 2 km yürüdüm.Tabii inerken her inişin bir çıkışı olduğunu unutmadan.Şansıma Pazar olduğu için ayin de vardı.Gerçekten çok güzel bir yere yapmışlar kiliseyi.Kilisenin altından bir nehir akıyor, etrafta seyir yerleri filan ve tabii seyyar satıcılar.Biraz foto çektikten sonra, dinlendim ve tekrar aynı yolu geri çıktım,ancak görmeye değdi diye düşünüyorum.Bu sefer bir dolmuşa (collectivo) bindim ve terminale döndüm.Hemen bir dolmuşla sınıra geldim.Önce Kolombiya çıkış damgasını vurdurdum,yürüyerek bir köprüyü geçtikten sonra ise Ekvador giriş damgası vurdurdum.Pek zor olmadı ve hepsi 45 dk içinde bitti.Oradan da tekrar bir dolmuşla Ekvator’un en yakın kasabası Tulcan’a geldim.Otogardan bu seferde Otavalo için tekrar otobüse bindim.Görüldüğü gibi otogar kuşu oldum.Ekvator bana merhaba dedi ve otobüs beni Otavalo’ya 35-40 km uzaklıkta bir kasabada indirdi.Ben mi anlamadım,onlar mı anlamadı bilemem ama olacağı varmış.Zira otobüs Quito otobüsüydü ve beni şehir girişinde bırakacaktı.İndiğim yerde Otavalo ya nasıl gidiceğim dediğimde kadı bana saf saf baktı ve Otavalo için daha çok yol olduğunu söyleyince uyandım.Durakta yaklaşık 1 saat tekrar otobüs bekledim ve bir halk otobüsüne zorla binerek şehre geldim.Zira o koca sırt çantamla beni halk otobüslerine pek almak istemiyorlar.Şehre inince Hostal rincon del Viajero buldum ve hemen odama yerleştim.Burası 40.000 nufuslu küçük bir kasaba ve Quito’ya 2.5 saat uzaklıkta.Aslında burada cumartesi günleri çok meşhur bir Pazar kuruluyor ama benim alışverişle işim olmadığı için böylesi daha iyi oldu.Tek kişilik içinde banyosu da olan odama yerleştim ve kasabayı keşfe çıktım.Bolivar parkını ve birde azda olsa yine köylülerin satış yaptığı Plaza de  los Ponchos da gezindim.Bolivar parkında küçük bir kafede kahve içtim ve plaza da kahveci çocuğun tavsiye ettiği bir lokanta da yemeğimi yedim.Bu lokantanın çok ufak bir balkonunda oturdum ve köylüler pazarı toplarken ben de yemeğimi yedim.Hava kararmaya başlamıştı ben hostelimin yolunu tuttuğumda.

                                                                         2/12/2012 Pazar

2 Aralık 2012 Pazar

ELVADA KOLOMBİYA


Sabah otobüs 7:30 da olduğu için yine erkenden yollara düştüm. Bu gidişle erken yatıp, erken kalkan biri olacağım herhalde.Otobüs için Popayan’a geri dönüş biletimi aldım ve  klasik bir kahve kurabiye kahvaltısı yaptım.Geri dönüş yolculuğundan biraz gözüm korkuyordu doğrusu ama beklediğim gibi zor olmadı.Zira evvelsi gün yağan yağmur nedeni ile toprak kayması olup yol kapanır endişesi taşıyordum.Bu nedenle yol kapanmaları buralarda çok sık oluyormuş.Ama bu sefer şansım yaver gitti.Üstelik bu otobüs şoförü daha akıllı uslu gitti, biraz geç vardık ama rahat bir yolculuk oldu.Saat 12:30 da Popoyan a vardık.Hiç nefes almadan Pasto otobüsüne 13:00 için bilet aldım ve yola çıktık.6 saat sürmesi bekleniyordu,yarım saat rötarla 19:30 da Pasto ya indim.Hemen lonely planet’ten bulduğum Koala İnn hostele bir taksiyle gittim.Zira hava kararmıştı.Hava karardıktan sonra bir şehre gitmek pek iyi olmuyor,çünkü nereye geldiğinizi bile anlamıyorsunuz.Aslında Pasto pek gidilmeyen bir yer,ancak ben sınırı gece geçmek istemediğimden, bir de yeteri kadar yol yaptığım için geceyi burada geçirmek ve sabah sınıra daha dinç varmak istedim.Daha az riskli olacağını düşündüm.İyi ki de öyle düşünmüşüm zira hem yol yorgunu hem de çok acıkmıştım.Hostel çok eski, tavanları yüksek, yerleri hep ahşap olan oldukça eski ve nostaljik bir binada.Pek kimse de yok.Hemen eşyaları bırakıp yakın bir lokantada yemeğimi yedim ve tabii plazaya bir yürüyüş yapmayı da ihmal etmedim.

Bu gün Kolombiya daki son günüm, o yüzden biraz bu ülke hakkında ki düşüncelerimi yazıyım istedim.Aslında burası çok büyük bir ülke,ancak yerleşimler ülkenin ortasında bir koridor gibi kuzeyden güneye doğru yer alıyor.Zira doğusu amazon, batısı yani pasifik kıyısı çok uzun olmasına rağmen hiç yerleşim yok ve jangle.Çok bakir olduğunu söylüyorlar, buranın yerli halkı bile orası hakkında pek bir şey bilmiyor.And dağları kuzeyden güneye ülkenin ortasında yer alıyor ve izin verdiği her düzlükte yerleşimler var. Bu dağ silsilesini daha uzun zaman göreceğim herhalde ama gerçekten çok heybetli bir görüntüsü var.O nedenle yerleşimlerin hepsinde çok güzel And dağları panoraması görülüyor.Ekonomik olarak daha çok tarım yapılıyor galiba.Kahve başta olmak üzere , şeker pancarı ve muz diğer  gördüklerim.Halkının çok özel bir tipi yok gibi geldi,hafif esmerler ve kendi hallerinde işleriyle uğraşıyorlar.Biraz bizim Anadolu insanını andırıyorlar.Ancak turizm konusunda daha çok yeni olmalarına karşın gelecekte çok rağbet göreceği kesin.Zira doğa çok güzel ve henüz el değmemiş durumda,yani çok bakir.Yerli halk daha turizmin farkına varamamış, turistik bütün yerleri dışarıdan gelen insanlar çalıştırıyor.Dağlık olması nedeniyle hiç demiryolu yok, her şey karayolu ile yapılıyor , o da çok yetersiz.Alt yapı konusunda daha çok yol kat etmeleri gerekiyor.İnsanları her şeye rağmen çok sevecen ve yardımsever,hepsi çok zor şartlarda yaşıyor olmalarına rağmen hep gülüyor ve yolda birbirlerine hep selam veriyorlar.Bu özelliklerini kaybetmezler umarım.Bence söylenenin aksine çok ta güvenli bir yer, herkese tavsiye ediyorum.

                                                                        01/12/2012 Cumartesi